Vasiyetin Ruhu Sızlıyor
Bir imza ile tarihin yönünü değil, bir adamın son arzusunu değiştirdiler.
Bir vasiyetin üzerine beton dökülür mü, dökülürmüş.
Sadece beton değil; hırs, rövanşizm ve koca bir hafıza kaybı da dökülürmüş meğer.
Mustafa Kemal Atatürk, bu toprakların tapusunu savaş meydanlarında kanla yazdı ama şahsi mal varlığının tapusunu bir milletin geleceğine, bilime ve dile emanet etti.
Sözcü’nün manşetinde okuduğumuz o haber, sadece bir mülk devri değil, bir 'helalleşme' maskesi altına gizlenmiş açık bir hesaplaşmadır.
Atatürk Orman Çiftliği’ndeki o tarihi mirasın, Marmara Köşkü’nün ve çevresinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi, basit bir bürokratik işlemle açıklanamaz.
Bu, 'senin kurduğun kurumla, senin vasiyetini ezerim' deme biçimidir; bir nevi sembolik fetihtir.
Düşünün; ömrünü hurafelerle savaşmaya, aklı ve bilimi rehber edinmeye adamış bir liderin şahsi mirası, bugün lüks makam araçlarıyla ve laiklik karşıtı çıkışlarıyla gündemden düşmeyen bir kuruma teslim ediliyor.
İnsan sormadan edemiyor: Atatürk bugün o çiftliğin kapısından içeri girse, kendi vasiyetinin nasıl parsellendiğini görse, o imzayı atanların yüzüne nasıl bakardı?
Vasiyet namustur. Hukuk devletinde vasiyet, bir insanın bu dünyadan ayrılırken bıraktığı son iradedir, mühürlenmiş bir vasiyettir.
Sıradan bir vatandaşın vasiyeti mahkemelerde yıllarca kılı kırk yararak korunurken, bu ülkenin kurucusunun vasiyeti neden bir 'idari karar' ile delik teşik ediliyor?
Buradaki asıl mesele mülkiyet değil, zihniyettir. Atatürk o toprakları 'halkın nefes alacağı, modern tarımın yapılacağı bir laboratuvar' olarak kurgulamıştı.
Şaşırtıcı olan, aslında canımı en çok yakan ne biliyor musunuz? Geçen gün arşivde eski bir fotoğraf karesine rastladım.
Atatürk o çiftlikte traktörün üzerinde, toza toprağa bulanmış, kan ter içinde modern tarımı bu millete bizzat gösteriyordu.
O karedeki adamın tek bir derdi vardı: Bu millet kimseye muhtaç olmasın, aklıyla ve toprağıyla özgür kalsın.
Şimdi o topraklarda yükselen binalar ve devredilen mülkler, o traktörün üzerindeki adamın hayallerinin tam zıddını temsil ediyor.
Diyanet, Cumhuriyet’in bir kurumudur, buna kimsenin sözü yok. Ancak Diyanet, Atatürk’ün mirası üzerinde bir 'mülk sahibi' değil, ancak o mirasın koruyucusu olan laik Cumhuriyet’in bir hizmetkarı olabilir.
Oysa bugün görüyoruz ki, hizmetten ziyade bir 'mülkiyet' ve 'alan kapma' iştahı her şeyin önüne geçmiş durumda.
Bu devir işlemi, Cumhuriyet’in estetik ve kültürel kodlarının adım adım silinmesidir. Marmara Köşkü’nü bir kuruma bağlamak, oradaki o sivil ve modern ruhu hapsetmektir.
Atatürk’ün mirasını, onun yaşam felsefesine taban tabana zıt bir kurumsal kimliğe eklemlemek, sessiz bir devrim değil, gürültülü bir yıkımdır.
O vasiyetnamede Türk Tarih Kurumu vardır, Türk Dil Kurumu vardır. Yani orada akıl vardır, tarih bilinci vardır, dilin onuru vardır.
Şimdi o denkleme Diyanet’i, hem de bu haliyle dahil etmek, vasiyetin ruhunu incitmektir.
Tarih, sadece yapılanları yazmaz; yapılanlara karşı başını çevirip susanları da not eder.
Bugün bu mirasa, bu vasiyete sahip çıkmayanlar, yarın kendi çocuklarına anlatacak onurlu bir 'vatan' hikayesi bulamayacaklar.
Çünkü vatan sadece bir toprak parçası değildir; o toprağın üzerindeki şerefli bir sözdür, tutulmuş bir vaattir.
Mustafa Kemal’in vasiyeti ise, bu milletin göğsündeki namus borcumuzdur.
O mühür bir gün elbet asıl sahibine, yani bilimin, sanatın ve aydınlığın ışığına geri dönecektir.
Ama o güne kadar, Marmara Köşkü’nün pencerelerinden süzülen rüzgar, bir vasiyetin kırgınlığını Ankara’nın sokaklarına fısıldamaya devam edecek.
Biz duyuyoruz o fısıltıyı. Siz duymuyor musunuz?
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.