Yıkılan Evler, Ödüllü Hatıralar
Bir belgesel Sırbistan’da alkışlanırken, arka sokaklarda sessizce yok olan yuvaların hesabını kim tutuyor?
Meryem Abla’nın elleri çamaşır suyundan bembeyaz olmuş, parmak eklemleri soğuktan ve rutubetten şişmiş. Beşiktaş’ın o dar, güneş görmeyen arka sokaklarından birinde, tavanı basık bir bodrum katında oturuyoruz. Önünde paslı bir bisküvi kutusu var. İçinde ne mücevher ne de para; sadece bir avuç toprak ve kenarları yanmış, siyah beyaz bir fotoğraf. “Bu,” diyor Meryem Abla, sesindeki o titremeyi gizleyemeden, “Erzincan’daki evin bahçesinden. Ev gitti, bahçe gitti, bir tek bu toz kaldı avucumda.” O ev artık bir baraj gölünün altında mı, yoksa bir müteahhit kârının içinde mi kayboldu, orası hikâyenin en can yakıcı ve en sıradan kısmı.
Tam o sırada ekranıma bir haber düşüyor. Gülten ve Ragıp Taranç’ın yönettiği “Dedemin Evi” belgeseli, Sırbistan’da düzenlenen bir festivalden ‘en iyi yabancı film’ ödülüyle dönmüş. Bir evin, bir kökün, bir hafızanın hikâyesi sınırları aşmış, takdir görmüş. Sinema perdesinde o evin ışığı, gölgesi, tozlu camlarından süzülen güneş ne kadar da estetiktir şimdi. Alkışlar, ödüller, törenler... Birilerinin geçmişi, bir başkasının sanat zevkine meze olurken, biz o “ev” kavramının kutsallığından dem vuruyoruz.
Gerçek şu ki; biz hatırayı sadece ekranda, steril salonlarda ve ödül törenlerinde seviyoruz. Sokaktaki o “dede evleri” birer birer iş makinelerinin dişleri arasında ufalanırken kafamızı çeviriyoruz. Şehir, hafızasız bir beton yığınına dönüşürken, mülkiyet hakkı sadece parası olana tanınan bir lüks haline gelmiş durumda. Meryem Abla gibi binlerce kadın, kentsel dönüşüm adı verilen o devasa öğütücünün altında, sadece evlerini değil, çocukluklarını, komşuluklarını ve aidiyetlerini kaybediyorlar. Bir evin “yuva” olması için gereken o sessiz tarih, bugünün rant odaklı belediyecilik ve inşaat anlayışında sadece bir engel olarak görülüyor.
Bu bir ikiyüzlülük. Yoksulun evi yıkılırken, o evden zorla tahliye edilirken sessiz kalıp, o evin hüznü belgesel olunca duygulanmak sınıfsal bir kibirdir. Eşitsizlik tam da burada başlıyor: Kiminin evi ödüllük bir sanat eserine dönüşürken, kiminin evi sadece bir “enkaz bedeli” ya da “riskli yapı” damgasıyla yok ediliyor. Şehir, zenginlerin anılarını restore edip müze yaparken, yoksullarınkini süpürüp çöpe atan dev bir makineye dönüştü. Biz o perdedeki eve bakıp ağlarken, yan binadaki komşumuzun evinden kamyonlarla taşınan eşyalarına bakmıyoruz bile.
Meryem Abla o paslı kutunun kapağını yavaşça kapatıyor. “Ev dediğin,” diyor, “insanın içindedir derler ama Ayşe, dışarıda duracak yerin yoksa içindeki de kuruyor, nefes alamıyor.” Sırbistan’da ödül alan o filmdeki ev, belki birilerinin estetik açlığını doyurdu, birilerine geçmişi hatırlattı. Ama Meryem Abla’nın o bir avuç toprağını saksıya dikecek bir balkonu bile yok artık. Biz o uluslararası başarıyı gururla paylaşırken, Meryem Abla’nın tavanından sızan yağmur suyu, duvardaki o hayali evin resmini biraz daha çürütüyor. Ödüller sizin olsun, Meryem Abla’nın çatısı akıyor.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.