Devletin Sanatçıya Attığı Kement
Kültür Bakanlığı'nın artan bütçesi sanatın özgürlüğünü değil, uysallığını finanse ediyor.
Devletten para alan sanatçı, artık sanatçı değil, bordrolu bir hayal kurucudur.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy rakamları büyük bir gururla açıkladı: 12 milyon liradan fazla yeni destek, 35 farklı proje ve geçen yıla oranla tam yüzde 49’luk bir artış. Kısa filmler, animasyonlar, senaryo geliştirmeler... Hepsi bu büyük havuzun içinde kendine yer bulmuş. Hatta 2026 yılına gelindiğinde bu kaynağın 315 milyon lirayı aşacağı söyleniyor. Sektör temsilcileri bu haberi alkışlarla karşılıyor, banka hesaplarına düşecek olan rakamların hayaliyle şimdiden senaryolarına estetik rötuşlar yapıyorlar.
Ancak bu alkış tufanının arkasında, bağımsız düşüncenin sessiz sedasız infaz edildiği gerçeği yatıyor. Güç, doğası gereği kendisine muhalif olanı, onu rahatsız edeni veya uykusunu kaçıranı asla fonlamaz. Eğer devlet, özellikle kısa film ve animasyon gibi zihnin en saf, en deneysel olması gereken alanlarına bu kadar cömertçe el atıyorsa, orada bir “hizaya çekme” operasyonu başlamış demektir. Animasyon dediğiniz şey, geleceğin seçmenleri olan çocukların zihnini şekillendirme sanatıdır; kısa film ise sinemanın laboratuvarıdır. Bu laboratuvara kamu kaynağını, yani siyasi iradenin onay mührünü soktuğunuzda, oradan sadece steril, onaylanmış ve iktidarın estetik kodlarına uygun “deneyler” çıkar.
Üçüncü gazetemden kovulduğumda tazminatımı bile alamamıştım ama en azından ne yazacağımı kimseye sormak zorunda kalmamanın verdiği o muazzam, açlık kokan huzuru yaşıyordum; çünkü biliyordum ki birinin cüzdanına göbekten bağlandığın an, kaleminin ucu kütleşir ve kelimelerin o parayı verenin istediği şekle girer. Şimdi bu 315 milyon liralık devasa bütçe, 2026 yılına kadar birilerinin hayallerini değil, birilerinin sadakatini satın alacak. Sanatçı, projesini kurula sunarken “Acaba hangi sahnede desteği keserler?” diye düşünmeye başladığı saniye, o artık bir yaratıcı değil, bir teknisyendir.
Devletin kasasından çıkan her kuruş, sanatçının ruhuna atılmış görünmez bir kementtir; çünkü o parayı alan adam bir sonraki projesinde kendi otosansür mekanizmasını kurar, karakterlerini ona göre yontar, hikâyesini suya sabuna dokunmayacak bir kıvama getirir ve sonunda ortaya çıkan şey bir sanat eseri değil, sadece iyi ambalajlanmış bir devlet dairesi evrakı olur. Bu sistem, aykırı olanı, gerçeği suratımıza bir tokat gibi çarpanı değil; uysal olanı, estetik görünümlü içi boşaltılmış bir “kültür ürünü” üretmeyi hedefler. Sonra da oturup neden dünya çapında, evrensel bir hikâyemiz yok diye ağlaşırız. Hikâye, konfor alanında veya bakanlık koridorlarında değil, çatışmanın ve bağımsızlığın tam ortasında doğar.
Bakanlık bütçeyi artırarak aslında devasa bir “uysallaştırma fonu” kuruyor. Sektör memnun, bürokrasi mutlu, rakamlar şahane görünüyor. Gerçek sanat ise kapının dışında, yağmurun altında, cebinde beş kuruşu olmadan onurunu korumaya çalışıyor. Benim için bu tablo, sinemanın şahlanışı değil, bir teslimiyet belgesidir. Cüzdanı dolan kalem, vicdanını rehin verir.
Masa toplandı, oyun bitti.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.