Kutu Açıldı, İçinden Siyaset Çıktı
Süheyl ve Behzat Uygur yola çıkıyor, biz ise zaten yoldan çıkmış bir sirkteyiz.
Bu ülkede demokrasi, ödülün her zaman hayal kırıklığı olduğu bir kutu açma oyununa indirgendi.
Herkes bir kutunun başında bekliyor. İçinden adalet çıkacak sanıyorlar. Refah çıkacak sanıyorlar. Oysa o kutular çoktan boşaltıldı. Biz sadece kapağın açılma sesine alkış tutan bir kitle haline geldik.
Süheyl ve Behzat Uygur turneye çıkıyormuş. “Şahane Pazar Sahnede” diyorlar. Haberi okuyunca yüzümde bir gülümseme belirdi ama bu bir mutluluk belirtisi değil. Bu, trajikomik bir döngünün tescillenmesidir. 90’ların o saf eğlencesini özleyen bir toplum, aslında bugünün ağır ve hantal siyasetinden kaçmaya çalışıyor.
Eskiden televizyonda kutu açarlardı. Şimdi ise meclis kürsüsünde birbirlerinin kirli çamaşırlarını, gizli dosyalarını, eski defterlerini açıyorlar. Tek fark, Uygur kardeşlerin kutusundan en fazla bir ütü veya çamaşır makinesi çıkardı. Bugünün siyaset sahnesindeki kutulardan ise sadece daha fazla kutuplaşma ve daha fazla öfke çıkıyor.
Profesyonel komedyenler sahneye geri dönüyor çünkü amatörler siyaset sahnesini çoktan işgal etti. Aktörler değişti ama senaryo hep aynı. Birileri bağırıyor, birileri çağırıyor, birileri de arkada dekoru tutuyor. Halk ise en ön sırada, biletini hayatıyla ödediği bu gösteriyi izliyor.
Üç gazeteden kovulmamın sebebi de tam olarak buydu; sahnede devrilen dekorun arkasındaki rejiyi fazla kurcalamak. Editörlerime göre “halk bunu istemiyordu”. Onlara göre halk, illüzyonun bozulmasından korkuyordu. Ben ise perdenin arkasındaki tozlu ayakkabıları yazmayı tercih ettim. Dördüncü gazete için henüz bir teklif gelmedi, muhtemelen hepsi birer “şahane pazar” kurgusu peşinde.
Siyasetçilerin her sabah yeni bir vaatle, yeni bir “müjdeyle” halkın karşısına çıkması, Uygur kardeşlerin o meşhur yarışmalarındaki heyecan dozuna çok benziyor. “Açalım mı?” diye soruyorlar. Kitle hep bir ağızdan “Aç!” diye bağırıyor. Kutu açılıyor ve içinden yine aynı vergi artışları, yine aynı hukuksuzluklar, yine aynı içi boş nutuklar çıkıyor. Ama biz yine de bir sonraki kutu için sıraya giriyoruz.
Ankara’nın gri binalarında pişirilen bayat pazarlıkların, seçim meydanlarında verilen ve tutulmayacağı daha o an belli olan sözlerin, her akşam ana haber bültenlerinde sahnelenen o bitmek bilmeyen trajikomik performansların ve her sabah yeni bir krizle uyanıp bunu normalleştiren bir halkın içinde, gerçek komedyenlerin sahneye çıkması aslında bir dürüstlük göstergesidir. En azından onlar bizi güldüreceklerini vaat ediyorlar ve bunu yapıyorlar. Siyasetçiler ise bizi yöneteceklerini vaat edip sadece eğlendiriyorlar ya da daha doğrusu bizimle eğleniyorlar.
Eğlence sektörü ile güç dinamikleri arasındaki o ince çizgi çoktan silindi. Artık kimin gerçekten şovmen, kimin gerçekten devlet adamı olduğunu anlamak için uzmanlık gerekmiyor. Sadece ekrana bakmak yeterli. Bir tarafta kostüm giymiş sanatçılar, diğer tarafta takım elbise giymiş performans sanatçıları.
Uygur kardeşler turneye çıksın. Şehir şehir gezsinler. En azından onlar perdenin ne zaman kapanacağını biliyorlar. Bizimkiler ise perde kapandığında bile koltuklarından kalkmıyor, ışıklar söndüğünde karanlıkta kendi kendilerine konuşmaya devam ediyorlar.
Işıklar söndü. Gösteri bitti. Ama kimse evine gitmiyor.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.