İki Tekerlekli Bir Kıyamet Provası
Şişli’nin dar sokaklarında bir kıvılcımın nasıl koca bir hayatı tehdit edebileceğine dair kısa bir trajedi.
Şişli’nin o daracık, her köşesi tarih ve egzoz kokan sokaklarında ölüm bazen iki tekerlek üzerinde gelir ve hiç beklemediğiniz bir anda durur. Bugün o sokaklardan birinde, metalin plastikle, plastiğin ise insan hayatıyla girdiği o korkunç dansa şahitlik ettik. Bir motosiklet, sadece bir ulaşım aracı olmaktan çıkıp koca bir binayı yutmaya niyetlenen bir meşaleye dönüştü dakikalar içinde.
Önce geniz yakan o keskin benzin kokusu duyuldu, ardından siyah bir dumanın gökyüzüne doğru hırsla tırmanışı. Şehir, her sabah yatağından bir canavar gibi kalkar; bazen sadece esner, bazen de böyle bir kıvılcımla her şeyi yutuverir. O motosiklet orada, kaldırım kenarında masumca dururken, bir anda mahallenin en büyük kabusuna dönüştü.
İstanbul’da yaşamak, her an bir felaketle burun buruna gelme ihtimalini bir ceket gibi üzerinizde taşımaktır. Şişli gibi binaların birbirine omuz verdiği, sokakların nefes almakta zorlandığı bir yerde yangın, sadece bir mülk kaybı değildir. O, bir zincirleme reaksiyonun, bir toplumsal panik dalgasının ilk halkasıdır. Motosiklette başlayan o küçük alevin, saniyeler içinde binanın dış cephesine tırmanışını izlemek, çaresizliğin en çıplak haliydi.
Alevler pencerelere uzanırken, mahallelinin o telaşlı koşturmacası, balkonlardan dökülen çığlıklar aslında hepimizin ortak hikayesi. Biz bu şehirde pamuk ipliğine bağlı yaşıyoruz. Bir motosikletin deposundaki birkaç litre yakıt, bir aileyi evsiz bırakmaya, bir mahalleyi sokağa dökmeye yetiyor. İtfaiye sirenlerinin o tiz sesi, Şişli’nin beton duvarlarında yankılanırken, aslında hepimiz aynı soruyu soruyorduk: Sırada kim var?
Tam o kaosun ortasında, alevlerin binanın birinci katındaki perdeleri yalamaya başladığı o anda, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösteren o anı gördüm. Üst katlardan birinde, yaşlı bir kadın camdan sarkmış, elinde küçücük bir kafesle aşağıya bakıyordu. İçinde bir muhabbet kuşu. Kendi canını, hatıralarını, belki de sandığındaki değerli eşyalarını unutmuş; o minicik canı, o sarı tüyleri kurtarmanın derdindeydi. Gözlerindeki o saf korku ve şefkat, yanan metalin ve eriyen plastiğin yarattığı o vahşi manzarayı bir anlığına sildi attı.
O an anladım ki, İstanbul sadece binalardan, yollardan ve araçlardan ibaret değil. İstanbul, o yangının ortasında kuşunu kurtarmaya çalışan teyzenin kalbidir. Ve o kalp, her gün binlerce tehlikeyle, bakımsız bir motosikletle, hatalı bir elektrik kontağıyla ya da daracık sokaklara park etmiş araçların engellediği itfaiye hortumlarıyla sınanıyor.
Panik anları geçer, duman dağılır, itfaiye o son közü de söndürür. Peki ya geride kalan o güvensizlik hissi? Şişli’deki o bina şimdi is içinde, duvarları kararmış bir anıt gibi duruyor. Bize şunu fısıldıyor: Şehirde hiçbir şey göründüğü kadar güvenli değildir. Bir kıvılcım yeter, bir ihmal koca bir hayatı küle çevirmeye kafidir.
Bizler, bu devasa metropolün içinde, her sabah evimizden çıkarken aslında bir kumar oynuyoruz. Altımızdaki motorun sağlamlığına, komşumuzun prizde unutmadığı ütüsüne, sokağımıza girebilecek bir itfaiye aracına güveniyoruz. Bugün Şişli’de o kumarı birileri kaybetti. Neyse ki canlar kurtuldu, ama o mahallenin huzuru o motosikletle birlikte eriyip gitti.
Şehir her akşam yatağına yorgun döner. Ama bazı geceler, Şişli’deki o bina gibi, karanlığın içinde yanık kokusuyla baş başa kalır. Yarın başka bir sokakta, başka bir ihmalin fitili ateşlenecek. Ve biz yine, o son anda kurtarılan bir kuş kafesine bakıp, hayata tutunmanın o mucizevi ama bir o kadar da acı veren tarafını göreceğiz. İstanbul budur; küllerinden doğmaya çalışırken, her gün biraz daha eksilen bir dev.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.