Kağıttan Zırhlar ve Gece Yarısı Kararnameleri
Bir kentin adını taşıyan koruma kalkanının, yine o kentte nasıl bir hayalete dönüştüğünün hikayesi.
Bazı imzalar atıldığı kağıdı yakar, bazıları ise o kağıdı bir zırha dönüştürür; İstanbul Sözleşmesi o zırhtı. Sekiz yıl önce bugün, 1 Ağustos 2014’te bu topraklarda yürürlüğe girdiğinde, kadınlar için gökyüzü biraz daha güvenli, sokaklar biraz daha aydınlıktı. Türkiye’nin ilk imzacısı olmakla övündüğü, Avrupa Konseyi’nin bu en kapsamlı metni, sadece bir hukuk belgesi değildi; devletin kadınlara verdiği bir namus sözüydü.
“Seni yaşatacağım” diyordu o sözleşme. “Şiddete uğradığında seni koruyacağım, faili cezalandıracağım ve bu şiddeti doğuran zihniyeti kökünden kazıyacağım.” O günlerde meclisteki tüm partiler el kaldırırken, kimse bu metnin bir gün “milli değerlere aykırı” ilan edileceğini tahmin etmiyordu. Çünkü yaşatmanın millisi, muhafazakarı veya ideolojisi olmazdı; ya da biz öyle sanıyorduk.
Sözleşmenin ortaya çıkış hikayesi, aslında Nahide Opuz’un annesinin kanıyla yazılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi kendi vatandaşını koruyamadığı için mahkum etmesiyle başlayan o süreç, İstanbul’un serin bir mayıs akşamında imzaya açılmıştı. Boğaz’ın sularına yansıyan ışıklar altında, kadınların can güvenliği uluslararası bir teminata bağlanmıştı. O gün atılan imzalar, binlerce kadın için görünmez bir kalkan demekti.
Sonra bir gece yarısı, her şey değişti. 20 Mart 2021’in ilk saatlerinde, uykudayken elimizden alınan o kalkanın gürültüsü hala kulaklarımda. Bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Türkiye kendi adını verdiği sözleşmeden çekildi. O gece, sadece bir hukuki metin feshedilmedi; bir güven duygusu, bir gelecek umudu ve devletin koruma vaadi de rafa kaldırıldı.
Hiç unutamadığım bir an var; sözleşmeden çıkılacağı tartışmalarının en yoğun olduğu günlerde, şiddet mağduru bir kadının elindeki 6284 sayılı kanun metnine, sanki bir kutsal kitaba sarılır gibi sarıldığını görmüştüm. Bana dönüp, “Eğer bu kağıt giderse, o kapıdan içeri girmesini kim engelleyecek?” diye sormuştu. O kadının gözlerindeki o saf korku, hiçbir siyasi argümanın, hiçbir ideolojik kılıfın örtemeyeceği kadar çıplaktı. O an anladım ki; hukuk, biz fildişi kulelerimizde tartışırken birileri için sadece hayatta kalma nefesiymiş.
Bugün 1 Ağustos. Sözleşme teknik olarak artık yürürlükte değil. Ancak bir hayalet gibi aramızda dolaşmaya devam ediyor. Her kadın cinayeti haberinde, her “iyi hal” indiriminde, her korunma talebi reddedilen kadının çığlığında İstanbul Sözleşmesi’nin boşluğu yankılanıyor. Yasalar sadece kağıt üzerindeki maddelerden ibaret değildir; yasalar bir toplumun vicdan hizasıdır.
Sözleşmeden çıkmak, şiddet uygulayanlara verilmiş sessiz bir onay, mağdurlara verilmiş soğuk bir sırt dönüştü. Oysa İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir tehdit değil, bir medeniyet ölçütü olarak görüyordu. Kadını sadece “aile” içinde bir figür olarak değil, bir birey olarak korumayı hedefliyordu. Belki de asıl korkulan tam olarak buydu: Kadının özgürleşmesi.
Şimdi geriye dönüp baktığımızda, 1 Ağustos 2014’ün o umutlu havası ile bugünün ağır atmosferi arasındaki uçurumu görüyoruz. Sözleşme kağıt üzerinde yok ama kadınların mücadelesinde, mor bayraklarda ve dinmeyen öfkede yaşamaya devam ediyor. Çünkü bir kentin adını taşıyan o umudu, bir gece yarısı kararnamesiyle kalplerden silmek mümkün değil.
Yaşatmak için bir sözleşmeye ihtiyaç duyulmayan bir dünya hayal ederdik. Ancak bugün, o sözleşmenin yokluğunda kaç kadının hayatının yarım kaldığını saymakla meşgulüz. İstanbul Sözleşmesi’nin ruhu, bir gün mutlaka o imzaların atıldığı masaya geri dönecek. Çünkü adalet, geç kalsa da mutlaka kendi evine, yani vicdana rücu eder.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.