Kibrit Çöpü Yolcuları ve Metal Yorgunluğu
İstanbul’un orta yerinde bir otobüs küle dönerken, aslında yanan sadece motor bloğu değil, her gün üzerine bindiğimiz o 'güven' duygusuydu.
Demir yığını bir canavarın karnında işe giderken, aslında birer kibrit çöpü olduğumuzu ancak duman genzimizi yaktığında anlıyoruz. İstanbul’un o meşhur sabah telaşında, kulağımızda kulaklık, aklımızda ödenmemiş faturalar veya akşamki maç varken, bir anda kendimizi bir 'alev topunun' içinde buluveriyoruz. Bugün Sözcü’de gördüğümüz o kareler, sadece teknik bir arızanın değil, bir şehrin damarlarındaki tıkanıklığın resmidir.
Sıradan bir hat, sıradan bir durak ve her zamanki gibi tıklım tıklım bir İETT otobüsü. Derken motor bölümünden yükselen o uğursuz duman. İnsanlar can havliyle kendini dışarı atıyor. Dakikalar içinde o devasa metal kütle, bir meşale gibi geceyi —ya da gündüzü— aydınlatmaya başlıyor. Şans eseri bu sefer can kaybı yok, sadece 'maddi hasar' var. Peki ya ruhumuzdaki o hasar ne olacak?
İstanbul’da toplu taşımaya binmek artık sadece bir ulaşım tercihi değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Metrobüslerin kapıları kapanmaz, metrolar tünellerde kalır, otobüsler ise periyodik olarak alev alır oldu. Biz bu şehri yönetenlerin 'bakım yapıyoruz' açıklamalarına mı inanacağız, yoksa her gün bindiğimiz araçların altından gelen o tuhaf gıcırtılara mı? Metalin de bir sabrı var, insanın da.
Olay anında çekilen videolardan birinde bir an durup kaldım. Otobüs cayır cayır yanarken, kalabalığın içinden yaşlı bir amca, az önce indiği o cehenneme bakıp ceketinin önünü ilikliyor. Yanındaki genç ise elindeki telefonla 'canlı yayın' derdinde. İşte o an, o yaşlı amcanın yüzündeki o derin tevekkül ve çaresizlik içimi sızlattı. O amca için o otobüs sadece bir araç değildi; vergisiyle alınan, hakkı olan, onu evine götürecek olan bir parçaydı. Onun yanışını izlerken aslında kendi düzeninin, güvenliğinin ve devletine olan itimadının küle dönüşünü izliyordu.
Bu otobüsler neden yanıyor? Bakımsızlıktan mı? Yedek parça eksikliğinden mi? Yoksa artık bu şehrin yükünü taşıyamadıkları için bir isyan bayrağı mı çekiyorlar? Siyasetin o bitmek bilmeyen 'senin dönemin, benim dönemim' kavgası arasında, vatandaşın canı bir istatistik verisine indirgenmiş durumda. Oysa o yanan otobüsün içinde sizin anneniz, benim kardeşim, hepimizin bir sevdiği olabilirdi.
Bir şehir düşünün ki, en temel hizmeti olan ulaşım, sakinleri için birer korku filmine dönüşmüş. İETT’nin o sarı-beyaz renkleri, alevlerin turuncusuyla kaplandığında, aslında bir yönetim anlayışının da iflasını izliyoruz. Sorumluluk, sadece itfaiye raporuna 'elektrik kontağı' yazdırmakla bitmez. Sorumluluk, o otobüse binen her bir ferdin evine sağ salim döneceğinden emin olmasını sağlamaktır.
Artık mazeret duymak istemiyoruz. Parçası eksikse tamamlayın, şoförü yorgunsa dinlendirin, motoru bitikse emekli edin. Ama bizi o demir yığınlarının içinde, her an parlamaya hazır birer kibrit çöpü gibi hissettirmeyin. Çünkü o alevler söner, enkaz kaldırılır, yerine yenisi gelir; ancak bir halkın kendi şehrine duyduğu o güven bir kez yandı mı, onu hiçbir itfaiye hortumu geri getiremez.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.