Namlunun Ucundaki Toplumsal Sözleşme
Bayrampaşa'da patlayan silahın siyasi anatomisi üzerine bir not.
Türkiye’de barış, sadece iki şarjör arasındaki o kısa sessizlikten ibarettir.
Bayrampaşa’da bir esnaf karnından vuruldu. Suçu, araya girmekti. İki kişi kavga ederken adaleti sağlamaya çalıştı. Bu topraklarda tarafsız kalmaya çalışmak, merminin doğal hedefi haline gelmektir.
Sokaktaki şiddet, parlamentodaki üslubun sokağa tercüme edilmiş halidir. Bir adam silahını çekip rastgele ateş ediyorsa, devletin şiddet tekelini çoktan devrettiğini biliyordur. Hukukun sustuğu yerde, namlu en yüksek perdeden konuşur.
Eşine laf atıldığı iddiası, bu ülkede her türlü vahşetin meşruiyet anahtarıdır. Kimse kanıt sormaz. Kimse mahkeme beklemez. Herkes kendi davasının hem savcısı hem infaz memurudur.
Kovulduğum üç gazetenin ortak özelliği, "araya girmemem" gerektiğini söyleyen genel yayın yönetmenleriydi; ben hep o kurşunu yiyen esnaf oldum, tek farkım karnımdan değil bordromdan vurulmamdı.
Demokrasi, insanların birbirine tahammül etme becerisidir. Bizde ise tahammül, şarjördeki mermi sayısı kadardır. Sokaktaki kavga, makro siyasetin mikro yansımasıdır. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir iklimde, esnafın karnındaki kurşun sadece bir istatistiktir.
Siyaset, bu kaosu yönetmek yerine ondan beslenmeyi tercih etti. Şimdi herkes şaşırmış gibi yapıyor. Oysa bu şiddet, yıllardır özenle büyütülen o hoyrat dilin doğal sonucudur.
Devlet, sokaktaki adamın belindeki silaha müdahale edemiyorsa, egemenlik sadece kağıt üzerindedir. Bayrampaşa'daki o rastgele ateş, aslında hepimizin ortak geleceğine açılmıştır.
Ceketimi alıyorum.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.