Surların Ötesindeki Çocuk ve Yıkılan Orta Çağ
573 yıl önce bugün sadece bir şehir değil, insanlığın 'olmaz' dediği ne varsa hepsi yerle bir oldu.
Gemi karadan yürür mü diyenlerin, surların yıkılmazlığına iman edenlerin ve 'imkansızı' din belleyenlerin son sabahıydı o.
29 Mayıs 1453 sabahı, Haliç’in suları henüz uykusundayken, Bizans’ın bin yıllık kibri devasa güllelerin altında un ufak oluyordu. Ama o gün yıkılan sadece taş ve harç değildi; bir zihniyet, bir çağ, bir dünya düzeni gürültüyle tarihin tozlu raflarına kalkıyordu.
Biz bugün sadece bir fethi kutluyoruz ama aslında kutladığımız şey, aklın dogmaya karşı kazandığı ilk büyük zaferdir. 21 yaşındaki bir gencin, o günün teknolojisini kendi elleriyle çizip dökmesi, mühendisliği imanın önüne değil yanına koymasıdır asıl mucize.
Fatih Sultan Mehmet, surların önünde durduğunda sadece bir komutan değildi. O, altı dil bilen, Homeros okuyan, Batı’yı ve Doğu’yu aynı dimağda eritebilen bir Rönesans entelektüeliydi.
Şehir düştüğünde, Ayasofya’nın kubbesi altında yankılanan ses, sadece bir ezan sesi değil, yeni bir çağın ayak sesleriydi. O gün İstanbul, bir imparatorluğun başkenti olurken, Avrupa karanlık uykusundan uyanmak zorunda kaldı.
Geçenlerde eski bir harita uzmanıyla sohbet ederken bana şunu söylemişti: "Fatih, İstanbul’u almadan önce onu kafasında zaten inşa etmişti." Bu cümle beni derinden sarstı. Biz fethi hep kılıçla, kanla, kaba kuvvetle anlatıyoruz; oysa fetih, her şeyden önce bir tasarım harikasıydı.
O büyük hakan, gemileri karadan yürütürken aslında fizik kurallarıyla dalga geçmiyordu; statükonun kurallarıyla dalga geçiyordu. "Burası geçilmez" diyenlere, "Sizin sınırlarınız benim hayallerimin başladığı yerdir" diyordu.
Bugün 573 yıl sonra, aynı sokaklarda yürürken kendimize sormalıyız: O 'Yeni Çağ' ruhundan geriye ne kaldı? Sadece beton yığınları ve bitmek bilmeyen bir trafik mi, yoksa o günün bilimsel merakı ve evrensel vizyonu mu?
Bir an durup düşünün; 1453'te o surların yıkılmasını sağlayan devasa 'Şahi' topları, o dönemin atom bombasıydı. Türkler o gün teknolojiyi üreten taraftaydı. Bilimi elinde tutan, çağı da elinde tutuyordu.
Şimdi İstanbul’un siluetine bakıyorum ve hüzünleniyorum. Fatih’in Bellini’ye portresini yaptıracak kadar geniş olan o ufku, bugün daracık siyasi hesaplara, estetikten yoksun binalara ve geçmişi sadece hamasetten ibaret sanan bir sığlığa hapsedilmiş durumda.
Gerçek fetih, bir şehre sahip olmak değil, o şehrin ruhunu anlamak ve onu geleceğe taşımaktır. Eğer biz bugün bilimin, sanatın ve felsefenin surlarını tahkim edemiyorsak, 573 yıl önceki o büyük zaferin sadece mirasyedisi oluruz.
Fatih Sultan Mehmet bugün gelse, herhalde en çok o meşhur vasiyetindeki 'ormanları koruma' emrinin nasıl çiğnendiğine ve aklın nasıl ikinci plana itildiğine üzülürdü.
O, orta çağı kapatıp yeni bir çağ açmıştı. Bizim görevimiz ise o kapıdan içeri girip, aydınlığın peşinden koşmaya devam etmektir. Surları yıkmak yetmez; zihinlerdeki barikatları da temizlemek gerekir.
İstanbul sadece toprağıyla değil, ruhuyla da bizimdir. Ve o ruh, ancak özgür bir akılla, sanatla ve teknolojiyle yaşatılabilir. 573 yıl önceki o sabahı hatırla; imkansız denen şeyin sadece bir kelimeden ibaret olduğunu kanıtlayan o sabahı.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.