Yirmi Üç Gölge ve Şehrin Kirli Yakası
Kelepçe sesleri arasında kaybolan bir İstanbul masalı ve o pembe patiklerin ağırlığı.
Şehrin anahtarlarını belindeki silahlarda taşıyanların devri, bir sabah şafağında plastik kelepçelerin soğuk sessizliğiyle kapandı.
İstanbul, devasa bir organizma gibi; üstünde pırıltılı kuleler yükselirken, altında o devasa kanalizasyon şebekesi gibi işleyen başka bir dünya var. Sözcü’nün haberine göre yine bir şafak operasyonu, yine koçbaşlarıyla kırılan kapılar ve yine o bildik manzara: 23 gözaltı. Sayılar bazen hikâyeyi anlatmaya yetmez; 23 kişi demek, 23 farklı mahallede korkunun bir süreliğine tatile çıkması demek.
Bu adamlar gökten zembille inmiyor, başka bir gezegenden gelmiyorlar. Bizimle aynı fırından ekmek alıyor, aynı trafikte korna çalıyor, aynı maçlarda bağırıyorlar. Aradaki tek fark, onların cebindeki paranın üzerinde kan lekesi, bizimkinde sadece alın teri olması.
Suç örgütü dediğiniz şey, aslında bir toplumsal çürüme mühendisliğidir. Bir mahallede adaleti devlet değil de 'abi' dedikleri o karanlık adamlar dağıtmaya başladığında, devletin yerini o gıcırdayan deri ceketler aldığında, operasyon kaçınılmaz olur. Ama mesele sadece o 23 bileğe kelepçe takmakla bitmiyor.
Operasyonun detaylarına bakarken, baskın yapılan evlerden birinin fotoğraf karesinde takıldı gözüm. Televizyon ünitesinin hemen yanında, toz pembe, minicik bir çift bebek patiği duruyordu. İşte o an, o sert polisiye haberin içinden bir duygu fırlayıp boğazıma sarıldı.
O pembe patiklerin sahibi, babasının gece yarısı kapıyı kıranlardan neden kaçtığını hiçbir zaman tam olarak anlayamayacak. O çocuk, babasının 'işe gidiyorum' diyerek çıktığı o karanlık dehlizlerde kaç hayatı söndürdüğünü, kaç esnafı haraca bağladığını bilmeden büyüyecek. Ama o evin havasına sinen o ağır, gri suç kokusunu ömür boyu ruhunun bir köşesinde taşıyacak. Bir suçluyu yakalamak kolaydır, ama o suçun bir çocuğun masumiyetine bıraktığı isi temizlemek imkansızdır.
İstanbul’un arka sokaklarında racon kesenlerin, kendilerini şehrin sahibi sananların unuttuğu bir şey var: Bu şehir, kendisinden daha büyük olduğunu sanan herkesi eninde sonunda yutar. Bugün 23 kişi eksildiler, yarın belki başkaları türeyecek. Çünkü suç, sadece bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda bir bataklık meselesidir.
Biz o bataklığı kurutmadıkça, her sabah başka bir şafak operasyonuna uyanmaya devam edeceğiz. Polis görevini yaptı, kapıları kırdı, suçluları topladı. Peki ya biz? Biz o pembe patiklerin sahibine, babasının bıraktığı o karanlık mirastan daha iyi bir dünya sunabilecek miyiz?
Kelepçe sesleri dindiğinde, geriye kalan sadece şehrin o bitmek bilmeyen uğultusu ve bir çocuğun yarım kalan uykusu oluyor. Suç örgütleri çökertilir, isimler değişir, dosyalar rafa kalkar. Ama o pembe patiklerin sessiz çığlığı, bu şehrin vicdanında asılı kalmaya devam eder.
Bu operasyon sadece bir emniyet başarısı değil, aynı zamanda bir aynadır. O aynaya bakıp, bu 23 gölgenin neden bizim sokaklarımızda bu kadar rahat dolaşabildiğini sormamız gerekiyor. Adalet sadece mahkeme salonlarında değil, o patiklerin lekelenmediği mahallelerde başlar.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.