Güz Işığında Perdeye Düşenler
Ekim ortasında sinemanın o bitmek bilmeyen vaadi üzerine
Italo Calvino’nun *Zor Sevdalar* kitabında, sinemaya giden adamın o tuhaf, neredeyse dinsel bir huşuyla koltuğuna yerleştiği bir an vardır; dışarıdaki hayatın gürültüsü, perdenin o hipnotik ışığıyla silinir. Ekim ayının bu serin, yağmuru bekleyen günlerinde İstanbul’da bir sinema salonuna girmek, Calvino’nun kahramanı gibi dünyayı bir süreliğine askıya almak demek. Bu hafta vizyona girecek dokuz farklı hikâye, bize o eski ama hiç eskimeyen sığınağı yeniden vaat ediyor.
Bir yanda doksanlı yılların atari salonlarından fırlayıp gelen *Street Fighter*’ın o pikselli hatırası, diğer yanda Anadolu’nun sıcak tozunu üzerimize silkeleyen *Dondurmam Gaymak: Gapital*. Yüksel Aksu’nun o kendine has, hem çok yerel hem de evrensel bir yerden yakaladığı mizahı özlemişiz. İlk filmdeki o dondurma arabasının peşinden koşan çocukların masumiyeti, şimdi 'Gapital' ekiyle nasıl bir dönüşüm geçirdi acaba? Nostalji, bazen sadece geçmişi yad etmek değil, bugünün karmaşasında kaybettiğimiz o berrak bakışı aramaktır.
Sinemanın büyüsü, bir Jean-Luc Godard karesindeki o entelektüel derinlik ile bir dövüş oyununun sinematik uyarlaması arasındaki o geniş boşlukta nefes alabilmesinde gizli. *Balina Düşüşü* isminin yarattığı o tekinsiz ama bir o kadar da lirik çağrışım, denizin derinliklerine dair bir melankoli fısıldarken; *Aşk ve Yaşam* gibi daha klasik temalar bizi tanıdık limanlara çekiyor. *Hasip ile Nasip*’in o geleneksel anlatı yapısı, dijital platformların hızla tükettiği içeriklerin yanında, sanki eski bir dostun el yazısıyla yazdığı bir mektup gibi duruyor.
Belki de bu yüzden sinema salonlarını terk edemiyoruz. Akıllı telefonlarımızın küçük ekranlarına sığdıramadığımız o devasa duyguları, yanımızdaki yabancıyla aynı anda nefesimizi tutarak izlemenin o tarif edilemez ortaklığı için oradayız. Perde kapandığında, dışarıdaki gri sokağa adım atarken üzerimizde kalan o ışık hüzmesi, hayatın kendisinden daha gerçek hissettiriyor bazen.
Ekim rüzgârı İstiklal Caddesi’nde ya da Kadıköy’ün ara sokaklarında yüzümüze çarparken, zihnimizde bir dövüş sahnesinin ritmiyle bir balinanın sessiz düşüşü birbirine karışıyor. Sinema, tam da bu zıtlıkların kalbinde, bize hâlâ anlatılacak bir şeyler olduğunu hatırlatıyor. Işıklar söndüğünde başlayan o sessizlik, dünyanın en güzel müziği değil de nedir?
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.