Patates Soymanın Geometrisi ve Yüz Yıllık Tezgah
Margarete Schütte-Lihotzky’nin rasyonel çekmecelerinden 2040’ın duvarsız tencerelerine uzanan bir evin hafızası.
Chantal Akerman’ın o meşhur, neredeyse hipnotik başyapıtında Jeanne Dielman’ın mutfak masasında patates soyduğu dakikaları her izlediğimde, modernitenin vaat ettiği o kusursuz verimlilik ile insanın içindeki sessiz kuyu arasında asılı kalırım. Akerman’ın kamerası sabittir; tencerenin kapağı, bıçağın kabuğa her değişinde çıkan ses, tam bir Taylorist koreografiyle akar. Bir kadının hayatını kolaylaştırmak için santim santim hesaplanmış o mutfak düzeni, bir noktadan sonra kendi mimarisinin içine kilitlenmiş bir yalnızlığa dönüşür.
Tam yüz yıl önce, 1926’da mimar Margarete Schütte-Lihotzky Viyana’dan Frankfurt’a geldiğinde kafasında benzer bir düğüm vardı. Savaşın ardından daralan bütçeler ve küçülen evler için tasarladığı o devrimci Frankfurt Mutfağı, kadını evin bitmek bilmeyen mesaisinden kurtarmak, her adımı tasarrufa çevirmek niyetindeydi. Alüminyum erzak çekmeceleri unun, şekerin akışını hızlandıracak, tren vagonlarından ilham alan o daracık laboratuvar kadına zaman kazandıracaktı.
Şimdilerde Frankfurt Uygulamalı Sanatlar Müzesi’nde açılan "Yeni Frankfurt Mutfağı 2040" sergisi, tam bir asır sonra aynı soruya bambaşka bir ufuktan bakıyor. Politecnico di Milano, Delft ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden genç tasarımcıların rams vakfı ve Braun işbirliğiyle kurdukları o üçgen, mutfağı nihayet dört sabit duvarın hapsinden kurtarmaya çalışıyor. İtalyanların sofrayı ritüele çeviren iştahı, Hollandalıların suyla terbiye edilmiş pragmatizmi ve İTÜ’lü öğrencilerin o hep tanıdığımız, dar alanda mucizeler yaratan esnekliği birleşince, mutfak bir oda olmaktan çıkıp bir eyleme evriliyor.
Eski geniş mutfaklara, o kileri tarhana ve ıhlamur kokan taşlık evlere karşı içimizde daima bir nostalji sızısı saklarız. Oysa o nostaljinin arkasında gün boyu sırtı ağrıyan kadınların görünmez emeği vardır; Schütte-Lihotzky o emeğe bir mühendis hassasiyetiyle saygı duruşunda bulunmuştu. Bugünün gençleri ise mutfağı daha da küçültürken, aslında onu evin merkezine, hayatın ortak nefesine iade ediyorlar; tezgâhın üzerinde hem Sezen Aksu’nun kederli bir şarkısı hem de bir aeroponik nane filizi aynı anda nefes alabiliyor.
Metrekarenin bir para birimine, zamanın ise en lüks tüketime dönüştüğü bu çağda, 2040’ın mutfağı bize ne kadar azla doyabileceğimizi değil, o doymanın içine nasıl yeniden anlam katacağımızı soruyor. Çünkü yemek pişirmek, yalnızca kalori transferi değil; dünyayla, toprakla ve masanın diğer ucundakiyle kurduğumuz o en ilkel, en kırılgan köprü.
Bir ocak nerede yanarsa, evin çatısı aslında orada kuruluyor. Belki de geleceğin mutfağı, hiçbir dolap kapağına sığmayan, pencere pervazında buğulanan o tencereden komşuya uzatılan sıcak bir tabaktan ibarettir.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.